İstasyon karanlıklar içindeydi fakat köprüye yakındı. Gar binasının bir-iki penceresinden süzülen solgun sarı ışık pencere diplerini bile güçlükle aydınlatmaktaydı.
Bekleme salonunda sigara ateşleri ve tütün kokusu vardı. Karanlıkta zorlukla seçilebilen hareketsiz katarlar koyu siyah renkli bir örtüye bürünmüşlerdi ve rüzgâra karışmış olan inatçı yağmur karanlıkları kamçılayıp durmaktaydı.
Islak perondan elinde gemici feneri bulunan bir demiryolcu geçti. Ökçelerini ıslak taşlara vura vura uzaklaşıp feneriyle birlikte karanlıklara daldı. Taşıdığı fenerin gücü, zorlu karanlıklara havlayan bir küçük köpeğin mızıltılarından farksızdı.
Gokko Fuat bekleme salonuna savaştan çıkmışçasına girdi, kasketini dizine vurarak temizledi, elleriyle üstünü-başını fırçaladı ve tüm bunlara karşın kendisiyle ilgilenmeyen bekleme salonundakilerle ilgilenmeyerek en dipteki tahta kanepelerden birinin ucuna çekine çekine ilişti.
Tüm yaşantısında ilk kez olarak bu derece yorulduğuna rastlamaktaydı. Sırtında sabahtan akşama dek taş taşımamıştı. Savaştan çıkmamıştı. Hastane masalarında bıçaklar altına yatmamıştı. Fakat çok yorgundu. Ve bu yorgunluğun kafasına hışım gibi üşüşen düşünceler yüzünden ortaya çıktığının farkındaydı. Yorgunluk etlerinde, kemiklerinde değil, kafasında yuva yapmıştı. Kafası, gövdesinin taşıyamayacağı derecede ağır gelmekteydi omuzlarına.
Gecenin bu tekinsiz saatlerinde, cebinde bir yol parası bile kalmadığı, otogardan araç bulması bile olanaksız olduğu halde, demiryolu istasyonuna gelebilmişti. Henüz ortalarda bulunmayan trene de inanılmaz bir kolaylıkla binebileceğinden, bilet parasına bile gereksinme duymayacağından kesinlikle emindi. Zira; çok kısa bir süre içerisinde yaşadığı olaylar yüzünden bir takım gizli güçlerin koruması altına alındığına kesinlikle inanır olmuştu. Ve bu korumanın ta köyüne dek kesintisiz süreceği konusunda en küçük bir kuşkusu bile yoktu. Nebo ‘nun, kalbi delik küçük kız kardeşinin kendisini, köye ayak basıncaya, onu dünya gözüyle son bir kez olsun görünceye dek ölmeyeceğine ilişkin bir inanç beyninde değişmeyen bir düşünce haline gelmişti. Bir süreden bu yana önüne çıkan olmazların olurlanmasını işte bu işte buna bağlıyor ve bundan da çok büyük bir tad alıyordu.
- Ula gardaş, belit gişesi ne vah açılacah, biliyon mu?
Gokko Fuat başını kaldırdı. Sevecenlik dolu gözlerle karşısındaki adama baktı. Kendini bildi bileli rastlayadurduğu tipik köylülerden biriydi ve o da kendisine sevecenlik dolu gözlerle bakmaktaydı.
- Valla hemşerim, hiç bildiğim yok. Trenin geleceğine yakın açılır allalem.
- Peki tireyn ne vah geleceh?
- Valla hemşerim, onu da bildiğim yok.
Adam bir-iki adım dolanıp sorusunu bir başkasına yöneltirken Gokko Fuat yine kendi içine döndü.
Bilet gişesinin ne zaman açılacağını, trenin istasyona ne zaman gireceğini bilmesine bilmiyordu ama bu anda kendini tüm diğer insanlardan daha üstün görüyor, oturmakta olduğu tahta sırada yukarı, aşağı, daha bir yukarı kalktığını, sırtının yarı karanlık bekleme salonunun duvarına dayandığını, salona ve salondakilere ta yukarıdan baktığını sanıyordu. Çünkü artık seçilmişlerden, korunanlardan olduğunun bilincindeydi. Gövdesi alabildiğine hafiflemişti. Etinin, kemiklerinin, sinirlerinin ağırlığını duymuyordu. Gerçekte tahta sırada oturmakta olduğunu kesinlikle bildiği halde, gövdesini bekleme salonunun tavanından indirip o tahta sıraya bir türlü oturtamıyordu.
Uzaklardan gelen bir tren sesi Gokko Fuat ‘ın kendisini tahta sırada otururken bulmasına yetiverdi.
Bekleme salonu bir anda sesle ve hareketle dolmuştu. Kapı yanındaki bir yerlerden açılan bir gişenin ışığı yarı karanlık durumdaki salona düştü ve nereden oluştuğu kolaylıkla anlaşılamayan bir kuyruk gişenin önünü kapatıverdi.
Tren ortalığı makine seslerine ve ışıklara boğarak geldi.
Gokko Fuat, gişenin önünde dalgalanan kalabalığa küçümseyerek baktı. Kendinden son derece emin bir tutumla, bilet-milet almaya gerek görmeksizin salondan çıkıp elini-kolunu sallayarak trene bindi.
Tren kalabalık değildi.
Vagonlardan birinin açık duran koridor pencerelerinden birine abanmış olan köylü bir delikanlı gecenin karanlığını ve yağmurunu daha bir yakına getiren bir uzunhava söylemekteydi.
Girip kapattığı bomboş kompartımanın kapısı Gokko Fuat ‘ın hemen arkasından bir kez daha açıldı :
- Esaaaanss… Gülyağlarım, güzel kokularım, esanslarım vaaar…
Gokko Fuat esanscının kapıyı ne zaman örttüğünün, trenin ne zaman yola çıktığının, kaçbir istasyonda ne kadar durduğunun ve Sivas ‘a ne zaman girdiğinin farkında bile olmadı, uykuyla başladığı yolculuğunu uykuyla bitirdi.
Sivas Garı sabahın erken saatlerinde ıslak bir soğuğun etkisi altındaydı.
Yola koyulmak üzere olan trenin bazı yolcuları ellerindeki şişelerle, termoslarla gar binasının yanındaki çeşmeye koşuşmakta, sırtına pırıl pırıl ve iri bir güğüm yüklenmiş, belindeki bardaklığa pırıl pırıl bardaklar yerleştirmiş bulunan gezgin bir satıcı elindeki bardağa güğümünden kaynar kaynar süt doldurmakta, bir simitçi küçük bir çocuktan sattığı bir-iki halka simitin parasını almakta, bir taksi şoförü elindeki çantalarla müşterisinin arkası sıra yürümekte, yaşlı bir köylü kadın bulunduğu yerde dört dönerek ivedi tavırlarla birilerini aramakta, trenden inen kimi yolcular gar binasına girmekte, gar binasından çıkan daha başka birileri ivedi adımlarla vagonlara doğru yürümekte, makinist lokomotifin penceresinden bir-iki demiryolcuyla konuşup gülüşmekte ve elinde fenerli bir işaret çubuğu olan kırmızı şapkalı bir hareket memuru lokomotife doğru büyük bir çalımla ilerlemekteydi.
Gokko Fuat o şaşırtıcı haberi sabahın erken bir saatinde Sivas Gar ‘ında öbeklenmiş bir insan kalabalığından öğrendi :
Şarkışla otogarından geceleyin Sivas ‘a doğru yola çıkmış olan Mızrak 7 otobüsü Kalın İstasyonu yakınlarında şarampole kaymış ve ardı ardına üç takla atarak devrilmişti.
Arabada onyedi yolcunun can verdiği, sadece şoförle yardımcısının kazayı yara-berelerle atlattıkları söyleniyordu.
Gokko Fuat kontrolden çıkmıştı.
İstasyondan havuz başına, havuz başından Kepçeli ‘ye dek iki kez dolmuş değiştirdi. İkisinde de inerken para vermedi, kimse de kalkıp istemedi.
Kepçeli ‘deki Sivas otogarı olayın yankılarıyla dopdoluydu. Herkesin dilinde onyedi yolcunun yaşamını yitirdiği otobüs kazası dolaşmaktaydı. Mızrak Turizm ‘in Sivas Bürosu ana-baba gününü andırıyordu. Görevliler, meraklılar, ölü yakınları birbirine karışmıştı. Kimin ne söylediği, kimin neyi nasıl değerlendirdiği belli değildi.
Büronun kalkışa hazır minibüsüne Mızrak 7 ‘deki ölülerin yakınları oldukları anlaşılan kimseler tıka basa doluşmuşlardı. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Gokko Fuat ‘ın bir şeyler öğrenebilmek için elaltından yaptığı araştırmalar sonuç vereceğe benzemiyor, uluorta yönelttiği sorular asılmış suratlar arasında olduğunca yanıtsız kalıyordu.
Olanca hay-huy arasında yola çıkmış bulunan minibüs henüz ıslaklığını koruyan asfaltta belirgin bir özenle yürüyor ve olaydan ders almışa benzeyen şoför yeni bir felakete yol açmamak için elinden gelen önlemi almaya çalışıp duruyordu.
Olay yerinde üst-baş bakımından yoksul bir kalabalık kaynaşmaktaydı.
Gecenin pırıl pırıl, masmavi mersedesi sabahın ıslak güneşi altında bir hurda yığınından farksızdı. Sırtüstü yattığı halde sırtüstü yattığı bile anlaşılamayan yolcu otobüsünün tekerlekleri yukarıdaydı ve bağlantılarından kopup fırlamış olan sağ ön tekerleği yolla ilgisi bulunmayan bir tarlanın içinde yatmaktaydı. Demiri demirden, camı camdan ayırt edebilmek olanaksızdı. Çevre, neyin ne olduğu seçilemeyen bir çöplük, bir bataklık halindeydi. Son derece büyük bir güçle kanırtılmış, ayırılmış, koparılmış durumdaki demirlere insan etleri sarılmış, paramparça koltuklara, kırık camlara, makine parçalarına kanlar bulaşmıştı. Alan, bütünlüğü kalmamış ceset parçalarından görünmez haldeydi.
Gokko Fuat ‘ın son derece büyük bir merakla aradığı o köylü kadınını; Mızrak 7 ‘nin 3 numaralı yolcusunu arabadan ölü fakat sağlam bir biçimde çıkarıp çamurlu çayırların üzerine uzatmış ve üstüne de gazete kâğıtları örtmüşlerdi. Bir parmağında basit bir bakır yüzük bulunan eliyle plastik ayakkabılar bulunan ayakları kâğıtların dışındaydı. Kendisini arabadan çıkartmış olanlar, kadının gövdesinde tek bir yara-bere bulunmadığını, hiçbir yanının ezilip kırılmadığını, sanki uykuda ölmüşçesine rahat bir ölümle öldüğünü sağa-sola anlatıp durmaktaydılar. Sırtları ıslak ıslak parlayan iri mavi sinekler cesedin ötesine-berisine üşüşmeye başlamışlardı bile.
Gokko Fuat gazete kâğıtlarının tümünü kadının üzerinden açmış ölü gövdeyi durgun gözlerle incelemeye koyulmuştu. Meraklı bir insan kalabalığı yere çömelmiş bulunan Fuat ‘ın çevresinde etten bir duvar oluşturmuş, bunlar da onu izlemeye başlamışlardı.
Ölüde gerçekten ezik-kırık yoktu. Bu yüzden gövdede kana rastlamak olanaksızdı. Gerçekten de ölüde kanama göze çarpmamaktaydı. Bulunduğu yerde sanki uyuyormuş gibi görünüyor ve bu da onun uykuda öldüğü yolundaki söylentileri az-çok doğruluyordu.
Parçalanmış onbir ölülerin başlarında gözyaşları ve hıçkırıklar içinde ağlayan yakınlar vardı. Bazı üniformalılar, ellerindeki kağıtlara bir şeyler yazıp çiziyor, bir-iki polis dağınık insan kalabalığını kalıntılardan uzaklaştırmaya çalışıyor, birileri ortadaki demir yığınında bir şeyler arıyor, daha başka birileri görgü tanıklarından resmi ifadeler alıyorlardı.
Gokko Fuat ‘ın hiçbirine aldırdığı yoktu. Bulunduğu yerden tıpkı uyurgezerler gibi kalkmış, gövde parçalarından oluşmuş kalıntılar içinde aksakallı, yaşlı ve gizemli köylüyü aramaya başlamıştı.
Onu, heybesini, kasketini, üstünü-başını, olur a; bastonunu, herhangi bir yerini, herhangi bir parçasını hiçbir yerinde bulamadı.
Aksakallı koca olay yerinde yoktu.
Mızrak 7 ‘nin, yerine eliyle oturttuğu 41 numaralı yolcusu hiçbir yerde, hiçbir kalıntı arasında değildi.
Gokko Fuat kafasını bir türlü toparlayamıyordu.
Salt kendisini ayakta tutabilmek için olacak ki; yine olmazları oldurmaya koyulmuştu: Bir bakıma aksakallı kocanın yani Mızrak 7 ‘nin 41 numaralı yolcusunun şu paramparça olmuş otobüsün enkazı arasında bulunmaması Gokko Fuat ‘ın mantığına pek ters gelmekteydi. Zira o askeri cipin sürücüsü olan er onunla garnizon nizamiyesinin az ötesinde bir görüşme yaptığını cip yolculuğu sırasında açık-seçik anlatmıştı. Bu durumda, bir askeri garnizon nizamiyesi önünde bulunanın bu otobüste bulunmaması son derece doğaldı. Erin kendisi konusunda kendisine söylediklerinin gerçekle bağdaşmayan bir yanı bulunmadığına göre;o aksakallı kocayla görüşmüş olduğu da gerçekti. Bu da, aksakallı kocanın otobüs enkazında bulunmayışını açıklamaya yetmekteydi.
Gokko Fuat başını salladı: Kendisini kandırmaya çalışmak için hazırlamaya uğraştığı mozaik yine noksan kalmaktaydı. Zira o, aksakallı kocayı saat tam yirmi dörtte otobüsle yolcu etmiş, er ise onunla yirmi dörde beş kala görüştüğünü söylemişti. Bu durum aksakallı kocanın askeri garnizon yakınlarında otobüsten inmiş ve o erle görüşmüş olma olasılığını ortadan kaldırmaktaydı.
Gokko Fuat bu kez başka bir kapıyı yumrukladı:
Bu yeni kapının ardında erin yalan söylediği, aksakallı kocayla hiç görüşmemiş olduğu ve o yaşlı köylünün de otobüsten inmediği düşüncesi yatıyordu.
Ne yazık ki; Gokko Fuat erin yalan söylemediğinden kesinlikle emindi. Nitekim O er aksakallı kocayla görüşmeden kendisi hakkındaki o sağlam bilgileri elde etmiş olamazdı. Böyle de olmasa; bu tür bir kanı, aksakallı kocanın otobüste bulunmasını gerektirir, bu ise insanı yanlış sonuca götürürdü.
Zira, aksakallı koca otobüste yoktu. Çünkü ölüsüne ölüler arasında rastlayamamaktaydı.
Neye inanacağını bilememenin şaşkınlığı içinde, herhangi bir yön gözetmeksizin yürümeye koyuldu.
Mızrak 7 ‘nin ölümden kurtulmuş olan kaptanı derin bir üzüntü ve şaşkınlık içindeydi. Yüzündeki cam çiziklerinden çenesine aşağı inmiş bulunan dört-beş şeritlik kan boydan boya kurumuş, silinip temizlenmesine zaman bile bulunamamıştı. Gokko Fuat ‘ın altı çizili sorularına gözleri uzak bir noktaya dikili olarak yanıt verip duruyordu:
- Otobüste onyedi yolcumuz vardı. Onyedisi de can verdi. Kurtulan bir ben, bir de yardımcım. Tarlalardan birinden farların önüne atılan iri siyah bir köpek yırtıcı homurtularla bağıra bağıra koşup karanlıklara karıştı. Ben daha kendimi toparlayamadan, nereden çıktığını anlayamadığım bir ikinci köpek otobüsün tam önüne saldırdı. Alabildiğine yakınımdaydı ve duracak zamanım yoktu. Hayvanın tekerlekler arasında ezildiğini sezdim, kırılan kemiklerinin çatırtılarını duydum, araç kontrolümden çıkıp kaydı, şarampole uçtuk ve arka arkaya takla attık. Sonuç onyedi ölü.
Adam şoka girmişti ve sanki olanlar onunla ilgili değilmişcesine konuşmasını sürdürmekteydi :
- Senin dediğin tipte; aksakallı, yaşlı bir köylü yoktu otobüste. Onyedi kişiydi yolcunun tümü. Parasından neyinden belli. Yoktu arabada 75 -80 yaşlarında kimse. Yolda-belde mola falan vermedik ki; ine de savuşa. Diyeceğim; Şarkışla ‘dan yola çıktık, Kalın ‘da takla attık. Bu ikisi arasında inen-binen arama. Şarkışla ‘dan nanca yolcuyla çıktıksa buraya işte onca yolcuyla geldik. İşte, bizim yardımcı yani Çopur orada. Sor bir de ondan, istersen. Ben arabasından sorumlu adamım. Arabamda aksakallı, yaşlı, kasketli, bastonlu, heybeli tek köylüyle yola çıkmadım
Şaşkın ve durgun bir biçimde yol kıyısındaki bir tümseğe oturmuş olan şoför yardımcısı, toprakta konvoy halinde yol alan karıncalara bakmaktaydı. Gokko Fuat ‘ı yanıtlamak için başını bile kaldırmıyor, yüzüne bile bakmıyor ve bakışlarını karıncalardan ayırabileceğe dahi benzemiyordu.
- Öyle bir aksakallı, yanağı kara benli, heybeli, bastonlu, kasketli, yaşlı bir köylü yoktu Mızrak 7 ‘de. Olsaydı kesinlikle bilirdim: Benim adım Çopur. her birşeyi bizden sorulur otobüsün. O dediğin 41 numaralı koltuk boştu. Satılmamıştı. 39, 40, 41, 42 ve 43 numaralı koltuklar silme boştu. Bunların tümü en arka sıradadır. Otobüs yola çıktığında 41 numarada oturan bendim. Arabanın başına bu iş gelene dek de ben oturdum. Benim oturduğum koltukta aksakallı bir köylü nasıl otursun, herif.
Gokko Fuat Mızrak Turizm ‘in servis aracı olan minibüsle Sivas ‘a dönenlerin arasına taş gibi oturdu. Tüm kapılarını çevresinde olup bitenlere kapatmıştı. Tanış olmak için kendisine sorular yöneltenlerden hiçbiri ona ulaşamadı. Yağmurlu bir rüzgarın önünde kelle-paça uçuşan solgun bir yaprak gibiydi.Nereye gittiğini bilmeden gidiyor, gidiyor, gidiyordu. Duru-durağı, limi-limanı yoktu. Bir hırçın, bir azgın okyanusta bir karışlık bir kara parçası bulabilmek için ölesiye kulaç atmaya çalışan bir yorulmuş tayfa, bir umutsuz karınca. Güçsüz, yetersiz, bilgisiz.
- Başın sağolsun gardaş, sen neyini yitirdin?
Taşta yanıt var, Gokko Fuat ‘da yanıt yoktu; Başından geçenler dağ olup yıkılmış ve o altında kalmıştı. Neyi nasıl değerlendireceğini, nereye neyi soracağını, alacağı yanıtın doğru mu, yoksa yanlış mı olduğuna nasıl karar vereceğini bilemiyordu.
Ne demek oluyordu bütün bunlar?
Alt yanı, cezaevinden çıkmış, ölmeden önce, kalbinin delik olduğunu öğrendiği küçük kızkardeşini son bir kez görebilmek amacıyla köyüne dönmek istemiş, tutmuş bir otogardan bir otobüs bileti almış, sonra şu veya bu nedenle otobüse binmekten caymış, yolculuğunu trenle yapmaya karar vermiş ve bu kararı da kendisine yarar sağlamıştı: Binmekten caydığı otobüsün başına gelenler ortadaydı. Otobüse, kendisinin yerine binen yolcu can vermiş, kendisi ise sağ-salim Sivas ‘a kadar gelebilmişti. Şimdi bunun altında bir şey mi araması gerekiyordu? Böyle bir şey aramaya çalışmak “Gerçekte bu böyle değil, şöyle olacaktı.” Demeye kalkışmakla aynı anlama gelmez miydi? İnsan bu evrende neyin nasıl olacağını bilemeyeceğine göre; olmuşun altında başka şeyler aramaya çabalamak saçmalık sayılmaz mıydı?
Gokko Fuat canını sıkan birini başından savmak istercesine elini salladı.
Düşünde gördüğünü sandığı aksakallı kocanın gerçekte rastladığı o aksakallı kocaya kılı kılına benzemesi, onun kendisini otobüse binmekten caydırmaya çalışması, onun sözlerinin etkisinde kalarak otobüs yolculuğundan cayması, binmekten kaçındığı otobüsün devrilmesi, aynı otobüse kendi yerine binen köylü kadının canvermesi üzerinde durulmaya değmeyecek şeyler miydi?
Aksakallı kocanın kendi yardımıyla ve kendi gözleri önünde arabaya binişi, otobüsün, devrilinceye dek hiçbir yerde durmamış ve herhangi bir yolcu indirmemiş olması, o yaşlı köylünün nizamiye önünde cipin sürücüsü olan erle görüşmesi, tüm bunlara karşın olay yerindeki ölüler arasında aksakallı kocaya rastlanamaması basit bir omuz silkmeyle bir yana atılabilir miydi?
Bir yerde bunlar Gokko Fuat ‘a yazgıyı değiştiren şeylermiş gibi gelmeye başlamıştı.
Sanki; o otobüs yolculuğu Gokko Fuat ‘ın sonuydu ve gizli derinliklerden uzanan bir el nasıl etmişse etmiş, Gokko Fuat ‘ı, bileti bile alınmış olan otobüsten çekip alarak ölümlerden kurtarmıştı.
- Gusura bakma, gardaş, sen inmeyecen mi? Yani araç başka bir göreve gidecek de.
Orta yaşlı, esmer, yüzü üzüntü dolu bir adamdı ve incitmekten çekinen bir tutumla Gokko Fuat ‘ı omuzundan kavramış, hafiften sarsarak kendisine getirmeye çalışmaktaydı.
Fuat minibüsün çoktan boşalmış ve yolculuğun çoktan bitmiş olduğunu o anda anladı. Araçtan tek sözcük söylemeden indi.
- Hele şurya otur gardaş.
Kollarında sağlı-sollu iki kişi vardı ve kendisini, herbir yanı camlı-camekanlı oda gibi bir yerde bir sandalyeye oturtmaya çalışmaktaydılar.
- Dikmeyin lan öyle, bardağı birden… Ağır ağır içirin oğlum…
Gokko Fuat birkaç yudum su içirildikten, alnı, ensesi, yüzü ve bilekleri kolonyayla oğuşturulduktan sonra kendine geldi. Hoşgörücü bakışlar altında çevresindekilere aldırış bile etmeden yürüdü. İlerledikçe yanından geçen vitrinlerin, duvarların, ağaçların, insanların yavaş yavaş farkına varmaya başladı. Tümüyle kendine geldiğinde Sivas Otogarı ‘nın tanımadığı bir kesimindeydi ve alabildiğine acıkmıştı. Görünürlerde bir simitçi aradıysa da bulamadı. Rastladığı bir-iki kişiden Demiröz Köyü minibüslerinin nereden kalktığını sordu.
Köyünün minibüsünde bilet paralarını araç kalkmadan topluyorlardı ve herkesin parası alınmıştı ama Gokko Fuat ‘tan para-mara isteyen olmadı. Fuat ‘ın hem paraya yeltenmeye niyeti, hem de minibüse ödenecek parası yoktu.
Şoför kolu birinci vitese Tanrı ‘nın adını anarak taktı.
Gokko Fuat cam dibindeki yerinde Nebo ‘yla baş başaydı ve şimdi rahattı. Zira herbir adrese ayrı ayrı vermesi gereken zarfların tümünü ilk adrese verip kurtulan bir dağıtıcı gibi; yanıtını tek tek bulamadığı değişik ve hırpalayıcı soruların tümüne birden bir tek yanıt bulmuş kurtulmuştu: Para bulma, ivedilikle tedavi ettirme ve felaketten kurtarma umutları palavraydı; bunların hiçbiri gerçekleştirilemeyecek ve Nebo ölecekti. Gokko Fuat, kendisi daha cezaevinden yeni çıkmışken onun ölmüş olması gerektiğine kesinlikle inanmaktaydı. Fakat ona göre; olması gereken olmamış, dayak yiyen çocuğu garsonların ellerinden kurtarmak suretiyle yaptığı iyilik olacağı engellemişti. İşin içinde gizli güçlerin parmakları vardı ve bu kutsal güçler, salt kendi iyiliği karşılıksız kalmasın diye Nebo ‘nun ölümünü askıya almışlardı. Ta ki, kendisi köyüne, evine ulaşıp dünya gözüyle son bir kere şu zavcvallı bacısını görene dek. Çünkü “Yazgı silinmez, gerekirse ertelenebilir.” Di. “Ölüm Tanrı ‘nın emri” olduğuna göre; Nebo ‘yu sağ iken son bir kez görebilmesi bile elbette ki bir lütuftu. Ve Gokko Fuat, yazgıyı değiştiremeyeceği için alabildiğine üzüntülü olmasına karşın, yazgı ertelendiği, kendisine Nebo ‘yu son bir kez sağ olarak görme lütfunda bulunulduğu için acısına daha bir kolay katlanabileceğini düşünmekteydi.
Binbir çırpınıştan sonra güçlükle bulduğu ve bulur bulmaz da dört elle sımsıkı sarıldığı çözümde hiç de yanılmamış olduğunu, Nebahat ‘i; beş yaşındaki yumuk gözlü bacısını evlerinin önündeki toprak yığınında görünce anladı. Minibüsten, kapısı açılmış kafesten dışarı saldıran bir goril gibi fırladı. Nebo ‘yu hüngür hüngür ağlayarak kucaklayıp iri kollarının kafesinde yüreğine, yüreğinin ta içindeki biryerlere sokmaya çalıştı. O küçücük başı ayırıp ayırıp yeniden göğsüne bastırdı. Yumuk yanaklara, ışıltılı kara gözlere, kirli-pasaklı saçlara yüzlerce kere dudaklarını bastırdı.
- Faaattt. Faat ‘ım benim… Oğluuuum… Goçuuum…
Genişce bir bahçenin içine ve birbirinden güzel çiçeklerin içine oturmuş olan ahşap köy evine salt Gokko Fuat, salt anası, salt bacısı değil, birbirine gömülmüş, birbirine kenetlenmiş üçlü bir et yumağı girdi sanki.
- - Ana Nebo… Nebo ‘nun kalbi… Yani Nebo ‘nun hali…
Tahtalardan yapılı kanepedeki minderlerden birinin üstüne, oğlunun tam karşısına oturmuş olan ve parmaklarıyla küçük kızın yanaklarını sıkan ve derin bir mutluluk içinde bulunan ana, canını sıkan birşeyi kovarcasına elini sallayarak utanç dolu bir kahkaha kopardı:
- Vay aman oğul, vay onun boynu altında galsın “Doktor” kere… Galbinde delik-melik yohmuş Nabahat ‘ın… Sivas ‘ta tahlillerini yaptırdım hastaj-hanada… Yani filimlerini, herbişeyini… Meğersem bomba gibiymiş senin aha bu bacın…
- Yani şimdi ölüm yok mu Nebo ‘ma?
- Aman oğul ne ölümü. Ağzını hayıra aç. Nebo daha yeni başladı yaşamaya.
Gokko Fuat ‘ın evi bayram yerine çevirmesine bir tek saniye yetmişti. Nebo ‘yu havalara, havalara atıp atıp tutuyor, sırtında gezdiriyor, kucağına alıyor, kanepeye oturtuyor, minicik bir at edip sırtına biniyor, elinden tutup halay çekiyor, beline sarılıp dans ediyor, küçük kızı fıkır fıkır güldürmek için yapmadığını bırakmıyordu.
Nebo ‘yu ortalarına alarak yere konulmuş ekmek tahtasının çevresinde bağdaş kurduklarında Gokko Fuat evrenin en büyük şöleninin bulgur pilavıyla ayrana kaşık sallamaktan, iri bir baş kuru soğanı güçlü bir yumrukla kırmaktan daha güzel ve daha görkemli olamayacağı kanısına varmıştı bile.
Gokko Fuat öğle yemeğinden sonra Nebo ‘yu akşama dek köy içinde gezdirdi, eğlendirdi, geçmiş olsun demeye kalkışanlara pas bile vermedi. Akşamleyin aynı bulgur pilavına, aynı ayrana kaşık salladı. Bazan güldürerek, Bazan şakacıktan korkutarak ve Bazan öperek, bazan sıkarak Nebo ‘yu uyuttuktan sonra odasına çekilip anasının serdiği yünden yapılma yer yatağına uzandı. Ellerini başının altına yerleştirerek dilinden bir türlü eksilmeyen garip bir lezzetle uykuya daldı.
Ertesi sabahın geç bir saatinde, anası ve yanında Nebo, elinde bir bardak süt olduğu halde, kendisini uyandırmak üzere odasına girdiğinde Gokko Fuat artık yaşamamaktaydı. Üzerindeki çiçekli basma yorgan didik didik didilmiş, başının altındaki kuştüyü yastık yırtım yırtım yırtılmış, altındaki yün döşek tiftik tiftik atılmış ve delikanlının o iriyarı vücudu paramparça olmuş, dağılmış, savrulmuştu. Bileğinden kopmuş bulunan sol eli oda kapısının eşiğindeydi. Karnı ta bacaklarının arasından göğsünün ortasına kadar yırtılıp açılmıştı. Kucağında kan içinde bağırsaklar durmaktaydı. Yüzünün ve başının ötesine-berisine birer iri hançer biçiminde cam kırıkları saplanmıştı. Yerler et parçaları ve pıhtılaşmış kan içindeydi.
Gokko Fuat sanki yattığı yerde korkunç bir araba kazası geçirmiş, koltuğundan kurtulup ön camdan fırlayarak paramparça olmak suretiyle yaşamını yitirmiş gibiydi.
(Hikmet BARLIOĞLU (1933 -2003) nun
DURDU AVRAD isimli (Metafizik) Öyküler ‘inden > 67 -124/124)
Bu Yazıyı Paylaşın